Zamanın birinde, mekânın en güzel yerinde bir mesut ülke varmış Bu ülkede sözde insanlar yaşarmış. Bu insanların aklını hep iyilik, güzellik, doğruluk sarmış. Bu güzel sarmaşıkların dışında, kötü, çirkin, yanlış bir şey hiç mi hiç düşünülemezmiş.
O ülkede toprak toz olmaz, çamur olmazmış. O toprakta su ışık gibi dururmuş. Su toprağa ışık gibi girer, renk gibi karışırmış. Koku olur buharlaşırmış. Tat olur, lezzet olur damlalaşırmış. Su orda ışıl ışıl, buram buram bir hayat taşırmış.
Orada hava nasıl mıymış?
Hava, orada ha var, ha yok gibiymiş. Göze değince aydınlık, yüze değince serinlik, içe girince esenlik gibiymiş. Orada hava kimseyi ihtiyarlatmazmış. Orada hava can olurmuş, ama cam almazmış. Gözleri kırıştırmaz, yüzleri buruşturmazmış.
Güneş mi?
Ne güneşi? Orada güneş yokmuş. Orası, güneş var gibiymiş, ama güneşsiz bir ülkeymiş.
Vakitler mi? Zaman mı?
Orada bir zaman varmış… Zamanın birinde dedim ya başta… Bir zaman; iki, üç… diye sayılan zaman değil, bir zaman varmış, orada. İyiliğin, güzelliğin, doğruluğun zamanı.
Orada iyiliği, doğruluğu, gazelliği de kimse bilmezmiş, aslında. Mesela, orada herhangi birine bunları sorsanız, yüzünüze garip garip bakar, onlar da ne? der, gülermiş. Peki, sen biliyor musun? diye, sormazmış bile. Yani, bunları merak bile etmezmiş.
Zaman orada birmiş. Zamanın türevleri de yokmuş. Geçmiş, şimdi, gelecek, geniş, dar diye bir zaman türü yokmuş, orada.
Mekân mı?
Hangi mekân? Ha, evet. Orada mekân, doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi; üstü, altı; sağı, solu; önü, arkası olmayan bir yermiş.
Hadi canım sen de, şuna, hiç olmayan bir yermiş, desene, diyeceksin, ama varmış, işte. Ben dedemden dinledim, o da dedesinden, dedesi de kendi dedesinden dinlemiş. Dedesinin dedesi de dedesinde dinlemiş, masal bu ya.
Sözümü kesme de dinle. İşte öyle bir zaman ve öyle bir yerde, bir dedeyle bir torun yaşarmış. Dede, ne erkek, ne kadınmış. Ne ihtiyar, ne de gençmiş. Torun da, ne çocuk, ne bebekmiş; ne kız, ne kızanmış.
Öyle alaylı alaylı bakma.
Bunlar insan değilmiş ki. Biri şefkat, biri sevgiymiş bunların. Biri merhamet, biri saygıymış bunların. Evet, bunlar insan değillermiş, ama insan içinlermiş. İnsan içindeymiş. Ya.. Dinliyor musun? İyi öyleyse.
Sözde insanların yaşadığı o ülkede, bu dedeyle bu torunun akrabaları da varmış… Dur dur, kızma hemen. Biliyorum, ne diyeceğini. Dede, torun, olunca, elbette, bunların bir de aileleri, akrabaları olacak, olmalı… diyeceksin. Tamam, başta söylemediklerimi şimdi söylüyorum. Ne fark eder?.
Evet, ne diyorduk? Ha, bunların akrabaları da varmış. Şefkat merhamet dedenin oğlu adalet; sevgi hürmet torunun annesi ismet’le evliymiş. Bunlar, vakar ve izzet yurdunda otururlarmış. Seyyid Sevda ile Şerife Hüsniye Sultan, bunların büyük atalarıymış. Bunlar, o güzel yurtlarında bir cennet hayatı yaşıyorlarmış. Güller gibi, çiçekler gibi, gamsız tasasız kuşlar gibi yaşayıp gidiyorlarmış.
Dünya denilen bir yerde, aşağıların aşağısı bir ülkede insanlar yaşarmış. Orada toprak toz, toprak çamur; orada havada zulmet, havada nur; orada güneş ısıtır, güneş kavurur; orada su, herkesin sevinci, herkesin korkusu… Ve orada zaman çok, hem de yok; mekânda yön: bin bir okmuş. Orada barış var, kavga çokmuş. İyi kötüye, güzel çirkine, doğru yanlışa kurban edilirmiş. Akıl silah, nefis cellât, kalbler sunakmış. Kalblerde kin çağlayanları kan deryasına akarmış. Kuvvet Derebeyi kumandayı ele almış. Kibir, Gurur çömeziyle dağları tutmuş. Haset, tamah çerileriyle yolları kesmiş. Cehalet Sultanı, zaruret atlılarıyla ülkenin dört bir yanına ihtilaf fermanları gönderirmiş. Hey gidi köhne dünya, hiç öyle bir devir görmemiş. Dur canım, dur. Acele etme. Elbette güzel devirler denecek zamanları da olmuş, o köhne dünyanın. Ama uzun sürmemiş. Hiçbiri de uzun ömürlü olmamış.
İşte, yine öyle kötü bir devrindeymiş, dünya denilen köhne küre. Orada, gönül diyarı denilen bir yerde, Vicdan denilen bir bilge yaşarmış. Onun dört çocuğu varmış: Duygu, Düşünce, İrade ve Latife… Dünyanın bu acıklı haline dayanamayan Yüce Bilge Vicdan, çocuklarını toplamış: Dünyanın bu durumu beni ölüm derecesinde üzüyor. Bu gidişe bir çare bulmalı, demiş. Düşünce, evet ama senin kardeşlerine ne oldu? İnsan olan her yerde onlar da yaşıyor, derdin. Onlardan yardım alamaz mıyız, onların bize bir yardımı dokunmaz mı? diye sormuş. Yüce Bilge: evet, dokunur, dokunmasına da onları uykularından bir uyandırabilsek… Onlar, gafletin kucağında, nefsin zindanında esaret hayatı yaşıyor. Dünyanın sonsuzluğu vehmi içinde sürünüp giden azgın nefsin elinde köle hayatı yaşıyorlar. Onları uyarmak öylesine zor ki… demiş. Duygu hemen atılmış, sevgiler, şefkatler nerede, onlar bu işe bir çare bulamazlar mı? diye sormuş. Evet, bulabilirlerdi, belki ama, onlar da kötülüğün kadehiyle sarhoş olunca, inkâr cadısının elinden içtikleri o kötülük şarabıyla başları dönünce, kötülerden ve kötülükten başka şeyleri sevmez oldular, dedi, üzgünce.
İrade, gözleri çakmak çakmak yanarak bakmış, Yüce Bilgeye ve: Peki, benim amcalarım, dayılarım ne yaparlar, onlar da mı nefsin elindeler, benlik beyinin budala bendeleri mi oldular? deyince, Güzel Yüce Bilge, evet, onlar da öyle… Onlar da nefsin pazarında şeytana satıldılar. Hür kılıklı köleleri oldular. Haksızlığı hak bellediler. Şirretliğin şer türkülerini söylediler, diyerek üzüntüyle başını önüne eğmiş ve susmuş.
Latife, lütuf renkli gözlerinin, kerem katreleriyle dolu dolu olmuş gözlerinin yaşlarını, rahmet nuruyla pırıl pırıl yanaklarından aşağı bırakarak bakmış, Kerim Yüce Bilgeye. Hiç mi, hiçbir şey demeden uzun uzun bakmış, öylece. Güzel, Yüce Bilge anlamış Latifeyi ve gözlerini hafif yumup, başını, o görklü başını yavaşça öne eğmiş.
Ne olmuşsa ondan sonra olmuş, işte…
Latife göz açıp kapayıncaya kadar kendini vakar ve izzet yurdunda bulmuş. Seyyid Sevda ile Şerife Hüsniye Sultanın huzuruna çıkmış. Anlatması gerekenleri anlatmış. Anlaması gerekenler, anlatılanları anlamışlar. Demişler ki, sevgili Latife Sultan, sen, hem soran, hem cevap veren oldun, aslında. Dünya bir düşkünler, bir düşmüşler yurdudur. Bizler, onların, onları yücelten yanlarıyız. Onlar, bizleri yanlış anladı, yanlış kullandılar. Bizler onların insanlık imkânlarıydık. Onlar bu imkânı kullanamadılar. Kullanma kabiliyetlerini kötüye kurban ettiler. Ama ümitsizlik yok olsun. İnsandan hiçbir zaman ümit kesilmez. Sana istediğin kadar arkadaş vereceğiz. Dua uçan dairelerine binip gidin, geceleri uyku dünyalarının rüya kapılarından girin, oradan şuur koridorlarına dalın. En güzel sembollere bürünerek insanları uykularından sevinçle uyandırın. Bize yükselen, sürekli yükselen dualar var. Onlarla size takviye kuvvetleri göndeririz. Uyananlar rüyalarını iyiye, güzele, hayra yorarlar, inşaallah.
Bir de unutmayın, aklınızda olsun. İnsanlar arasında ruh dünyası, vücut iklimi bizim için, sırf bizim için hazırlanmış olanlar var. Onlara rastlarsanız, orada yerleşin. Onların dualarına binin, onların dualarıyla güçlenip gönüllere uğrayın. Olur ki daha kolay açılırlar. O ruhlar sizin asıl vatanınız gibidir. Öz ülkenizi aratmaz. Şefkati, merhameti, sevgiyi, hürmeti, adalet ve ismeti, aşkı ve güzelliği vakar ve izzetle yerleştirin oraya. Havanız emniyet, suyunuz teslimiyettir, dostlarım. Sabırla, temkinle, basiret ve ferasetle çoğalın. Kimseyi kıskandırmayın. Sözü yerinde kullanın. Sözü israf etmeyin. Selam, söz sancağınız olsun. Size selam süvarileri desinler.
Seyyid Sevda ve Şerife Hüsniye Sultan, daha nice güzel şeyler söylemişler, Latife Sultana… Latife Sultan, vakar ve izzet yurdu erleriyle kurduğu selam süvarilerinin fetih destanlarıyla sevinmiş, gülmüş; onların karşılaştıkları zorluklarla da üzülmüş. Bu üzüntüler uzun sürmemiş. Ne mi olmuş?.. Onu da sonra…
