Bir gül koklayımı kadar bile kalmadın yanımda. Seni istemek suç muydu? Seni sevmek… Seni özlemek… Hatta seninle ilgili hülyalar kurmak, rüyalar görmek suç muydu? Ben bu suçların canisiyim. Ben bu suçlara mahkûmum. Ben bu suçlardan hüküm giydim…
Bu suçları işlemek benim tabiatımda var. Benim tabiatımı değiştirmek elindeyse, buyur, değiştir beni de bu suçlardan kurtar.
Beni bütün bu suçlara teşvik eden şey, o her neyse işte, sende… Sen, belki hiç farkında değilsin, ama beni suça iten o şey, veya şeyler, sende… Ne olur bir yolunu bul, bir çare düşün… Benim bu sevda derdime bir çare gör ve göster.
Ben bu derde düştüm de ne oldu?
Hiç kimseler hakkında kötü düşünemez oldum. O Yunus denilen deli var ya, işte biraz da o, beni azdıran. Onun da dediği gibi, bütün yaratılmışları sevmeye, hoş görmeye başladım. Hele o Mevlâna meczubu yok mu? O da benim kanıma girdi, o da beni baştan çıkardı. Gel! Ne olursan ol, gel!.. demeye başladım.
Ne oldu bu derde düştüm de ben?..
O deliler delisi Yunus var ya, Yunus… Dövene elsiz, sövene dilsiz… diye tutturmuştu ya… İşte o, hepten dengemi bozdu, benim. Nasıl olur…Nasıl olur da insan, insana kızmaz?… İnsan, bütün insanlarda, cevher halinde hep iyilik, güzellik, doğruluk görür, görebilir?… Nasıl… Nasıl olur da, insan, insandan hiç ümidini kesmez?… Haaa… Bak, işte o zaman, evet, o zaman işin rengi değişiyor işte. O zaman bir başka RUH çıkıyor karşımıza: MUHAMMED!… HABİB… SEVGİLİ, yani… Evet evet, bütün işlerin başında o var, zaten. Yunus, Mevlâna vb. hep Onun yolunda yürüyorlar. Evet, işin başında O var…
O, BİR SIR TAŞIYORDU. Bir sır!… İşte sen, o sırsın, Sevgilim. O sır… O sırrı kim damıtıp da bizim gönüllerimize koydu? Yoo, hayır, hayır… Bu, sınırı aşmak olur. Sınırda durmalı. Haddini bilmek, edebtendir. Edebi korumalı…
Bütün mecnunlar, bütün sevdalılar, o sırdan içip içip, sırra kadem bastılar. Hahay, sen de kendini sırra kadem basanlardan mı sandın a sersem. Sen kim, sırra kadem basmak kim?.. Ama işte bir yangın var içimde. Bu o sırdan bir yansıma olabilir. Bu ufacık yangın bile bak, beni deli etmeye yetiyor. Yoksa bu kadar abuk sabuk konuşmak mümkün mü? Evet evet, doğru dedin: Ben, hem ayık, hem de sarhoşum. Hem ne dediğimi biliyor, hem de ne dediğimin farkında olamıyorum. Bak şimdi de ne kadar pişmanım, o güzel insanlar hakkında öyle ulu orta laf etmekten. Onlar kim, ben kim…
Tamam, onlar kim, ben kim de, ben de bir gönül eriyim, neticede. Bende de o sevda güneşinden yansımalar var. Küçük veya büyük, ne fark eder… Yansıma var ya… Beni yakıyor, yakıyor ya… Ben de işte o yüzden böyle dengesiz laflar ediyorum ya. Seviyorum şu insanları. Ve şaşıyorum onların şu haline: Neden sevmezler birbirlerini?.. Veya neden hem sever, hem de nefret ederler, birbirlerinden?.. Hele hele nasıl öldürürler, birbirlerini, nasıl?…
O yüce sözlerde ne deniyordu: Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir; bir insanı dirilten de bütün insanlığı diriltmiş gibi… Hey divane gönlüm, mecnun ruhum, bu ne müthiş ölçü, bu ne müthiş kural?… Bu anlayış üzerine kurulan bir cemiyet yıkılır mı? Yıkılır mı, bu anlayış üzre kurulan bir dünya?… Orada Cibril çırakları iş başındadır, a deli gönlüm. Sense hep şeytan çırakları gördün. Sen bir cehennem işçisi gibi yaşadın, cehennem metaları üretip durdun. Cehennemden bir dünya kurdun. BEN, dedin ve bütün iyi, güzel, doğru değerlerin merkezi benim; bütün iyiler, güzeller, doğrular bana hizmet ettikleri ölçüde var, aksi halde yoklar, dedin. BEN merkezli bir dünya kurdun, nefsin anarahminde şeytanlar besleyip, hep şeytanlar doğurdun. Nefsin, kendi cehenneminin baş zebanisi oldu. Ruhuna, kalbine, vicdanına zulmetti. Seni de bir cehennem tutsağı kıldı.
Bu hasret bizi bitirir bir gün. Her bitiş bir hasret değil mi, deme. Bittiğimi ima edip beni iğneleme. Sen daha hasretin de ne olduğunu bilmiyorsun. Sahi sen hasreti gerçekten biliyor musun? Sen gerçek bir sevgili misin? Sevgili, bir gönül gezdirendir, bir gönül gezginidir, Sevgili. Sevdalı ise, bir gönül vermişidir, bir gönül ermişi, yani. O bir gönül vurgunudur. Onun gönlü, bir bilinmez güzele vurgundur. Bilinmez dedim, çünkü o, sevgilisini kendinden bile gizler, o denli kıskançtır, o gönül vurgunu. O, hasreti bir yorgan gibi üstüne çeker, ayrılığın soğuk gecelerinde ona bürünüp kendi içine kıvrılır… İşte gerçek sevgili… Hasretin gerçek avı… Hasret onu avlamıştır. O, hasretin ağında tutsaktır. O, vuslatın bağından uzaktır. O, öyle bir vurgundur ki… Kalbinin dudağında bir isim, kalbinin göz bebeğinde tek resim vardır. Onun arkadaşları mecnunlardır. Onlar resim tutsağı da değildirler. Sözün gelişi resim demiştim, işte. Göz bebeğinde ne resmi olur? Seyredilen elbette… O halde âşık neyi, kimi seyreder? O, sevgiliden başkasına bakar mı hiç… Onun gözbebeği sevda memesinden gayrı memeye dudak uzatır mı? O bebek sevda ile beslenir. Onun yüzü hasret sarısıyla süslenir. O sarı noktada sevgili vardır, yine. O sırf sevgili kesilmiştir a canım… Sevgili….
Bu hasret bizi yitirir bir gün. Yitirir de bulamaz. Çünkü biz, vuslattan da ötedeyiz, o zaman. Biz zaten ötede değil miyiz a can. Hasret, cana vuslat kancasını takmış, sevgilinin yurdunda gezdirip durmakta. Perişan sevgili her gün bir başka oymakta, gönüller önüne gönül koymakta. O gönülle gönüller avına çıkmakta. Ne gönül avcısıdır, o sevgili. Gönüller kolleksiyoncusudur, o. Bütün gönüller onun yüzünü gizler. O, yüzünü gönüller perdesiyle gizler… Bir gönül, bir gönüle ha bire bakıp duruyorsa, gözünü ondan bir türlü ayıramıyorsa, bil ki – o gönül, sevgiliye ince bir perdedir, ince, çok ince… – orada sevgiliyi aramaktadır, orası bir tuzaktır, sevgilinin pusu kurduğu bir tuzak… Ve o gönül, o tuzakta sevgiliyi hissetmektedir; ama sevgili hem tuzakta hem de çok uzaktadır. Söyle ey dil! Vuslat nerededir, hasret nerededir?… Uhud nerededir, Bedir nerededir?… Ama sen Hendekte ve Hudeybiyedesin.. Fethe kapılar her zaman açık ama sen kapatırsın. Sen hayret vadisindesin. Sen hayretin ortasından geçen hasret nehrisin güzelim. Vuslat okyanusun nerede senin?…
………………………..
Gün batar, akşam olur, sular kararır… Lacivert bir hüzündür çöker ufuklara… Havada dönen, dallarda duran, gölgeleşen kuşlar sade hüzün kesilirler. Çiçekler, güneşin bıraktığı hüzündür, birer… İster kış, ister sonbahar, ister ilk, isterse yaz bahar olsun, bütün mevsimlerin akşamları, nedense, hep hüzün doludur. Bırak, sebep araştırma küstahlığını… Bu hüznün bir mesaj olduğunu düşün. Bir mesaj… Yine mi akşamın içinde kaldın; gündüzün aydınlığında beni bulup bana gelemedin… Akşam hüznünün kapılarından girip gecenin karanlığına sığınarak beni bulma kolaylığına kaçtın… diyen sevgiliden semavi bir mesaj… Gece, günün göz bebeğidir; gündüzse günün göz akı… Söyle, göz hangisiyle görür?…
Hüzün, hasretin zevkidir… Buruk, çok buruk bir zevk… İnsanın gönlünü öyle bir burar ki… Beli bükülür, beli… Çok hassas gönüller bu hazzın yüküne dayanamaz. Bu haz, onları kalbten götürür bazen. Kalbten, ışıktan geçer gibi geçerek gider, o gönüller. Nereye mi?… Bırak canım, sen de…
Hasret zevki, vuslat zevkinin aşısıdır. Gönül, vuslatın hazzıyla ölmesin diye, hasretin zevkiyle tedavi edilir.
………………….
Sen yanlış yerde ve yanlış zamanda durdun. Hayır hayır, öyle değil, sen, her yerde ve her zamanda yanlış durdun… Yerin ve zamanın hakkını yedin, hep. Veya sana verilen hakkı uygun yerde ve uygun zamanda kullanamadın. Zamanında ve yerinde, diyecektim… Kısaca sen, kendini hakkıyla kullanamadın, yani kul olamadın…
Sen, kendini yanlış okudun, yanlış yorumladın. Bu gönül, bu gövde bana ait, dedin. Kendine şaşı baktın hep. Oysa sen, sana ait değildin. Mesela bu göz benim, dedin. Her şeye kendin için baktığını sandın. “Şurada iğnemi düşürdüm, gözlerim pek göremiyor, ne olur yavrum, bir bulur musun?” diyen, bir ninenin iğnesini arayıp bulan gözlerin kimindi, iğneyi ararken?.. Hadi hadi, kimindi?… İşte böyle dostum, bu güzel gövden sadece sana ait değil… Yere bastonunu düşüren dede, “Şunu verir misin, evladım?” dediği zaman, senin ellerini benimsemiş olmuyor mu, dolayısiyle kendi eliymiş gibi kullanmış olmuyor mu? Seni benimsemese, senden bastonunu ister miydi, dede? Kim, kimi benimsemişse, onu sevmiştir; kim de kimi sevmişse, ona benliğini vermiştir. Sevmek, gönül vermektir; sevilmek, bir gönle girmektir. Bir gönle girmek… Söylenişi ne kadar kolay!.. Bir gönül almak, bir gönüle girmek… Öyle, söylenildiği kadar kolay mı, gerçekten? Arada benlik oldukça, “Sen kim oluyorsun?” tavrı baki kaldıkça, insan sevemez, sevemez… Sevmedikçe de benlikten kurtulamaz. Benlikten kurtulmadıkça da insan olamaz. “Kaldır aradan benliği – Doldur içime senliği” diyen gönül ermişi, o sevda dervişi, gerçek sevmenin yolunu mu gösteriyor yoksa? Ben seviyorsam, bana ait değilim… Beni kim seviyor, ben kimi seviyorsam, ona aidim. “İnsan, benim sırrım; Ben insanın sırrıyım.” diyen kaynak… Bütün gönüller çağlayanı O’na doğru akmıyor mu? Zaten O’ndan kaynaklanmıyor mu? “Birbirinizi benim için sevmedikçe, hakiki insan olamazsınız, kurtuluşa eremezsiniz…” diyen makamdan…
Senin halin harap dostum. Ne o… Hoşlanmadın galiba! Sana diyorum, ey gönül! Yoksa, dostum değil misin? Evet, haklısın. Dost böyle mi olur? Dost, dostu ateşe atar mı? Sen, ateşten çıkarmıyorsun ki beni. Sen benim Nemrudum gibi davranıyorsun. Bana hep putlar yaptırıyor, hep putlar sattırıyorsun. Küçücük, minnacık bir putunu kırsam, öfke ateşine atıyorsun hemen. Üstelik kin ve nefret odunları yığıyorsun çevreme… Sen, bana nasıl dostum diyebilirsin? Sen, beni hep yanlış görevlerde kullanıyorsun. Bana hakkımı, gerçek görev hakkımı vermiyor, bana hep zulmediyorsun. Sen, zalimin tekisin, ey nefsim
