Gündüz güneş, gece yapay ışıklar kuşatır, dünyamızı; oysa gecelerimize gökyüzü çiçekleri yıldızların ışığı yeterdi. Yıldızlar, insanların gözleriyle dinlenir, onlarla karşılıklı kırpışarak konuşur, dertleşir, mutlu olurdu. Şimdi şehrin şu şirret ışıkları, gökyüzü çiçeklerinin üstüne yaldızlı bir perde gibi indi, yıldızları perdeledi gözlerden. Gecelerimiz de kayboldu… Rüyalarımız, hülyalarımız da değişti, bir tuhaf oldu…
Bu şehir mutlu değil. Gülüşleri ve gözyaşları normal değil. Ağlarken kahkahalar savurup, gülerken hıçkırıklara boğuluyor: Burası yemendir, gülü çemendir, giden gelmiyor, acep nedendir’i söyleyip ağlarken, birdenbire dürüyemin kalayları… diye makam değiştirip el çırpıp oynamaya başlıyor…Vallahi, bir tuhaf bu şehir… Geçmiş ağlatıyor, hal oynatıyor, bu şehri. Acaba, o yüzden mi geçmişi hiç düşünmemeyi hep halde kalmayı tercih ediyor? Hem de sebze-meyve halinde kalmayı?.. Boşuna ezberlememişiz o türküyü…Hani vardı ya: geçmişi unut, yeni yolu tut, Türklüğe umut, sen ol çocuğum…
Bu şehir gerçekten bir tuhaf… Çook yüksek bazı binaların başına kırmızı ışıklar konulmuş. Geceleri uçak cinsinden bir araç gelip çarpmasın diye… Binalar böylece korunmaya alınmış oluyormuş. Ya bütün binaların başına konan onca çukur, sivri antenlere ne demeli?… Onlar da aksine nice muzur şeyler gelip de bize çarpsın, bizi çarpsın, felç etsin, yerimizden kalkamaz hale getirsin, hatta bizi robotlaştırsın, diye konulmuş…
Bu şehir çarpılmış… Çarpılmaya devam ediyor, durmadan; bir türlü yıkılmıyor, ne hikmetse. Hatta çarpanlar, gözünün içine baka baka, çarpıldığını, kendisini çarptıklarını evinin içinde bağıra bağıra söyledikleri halde, gülüp oynamaya devam ediyor. Üstelik çarpanlara hayret dolu hayranlık duymadan ve bu yüce, hikmetli duygularını dostlarıyla, düşmanlarıyla paylaşmadan da edemiyor. Bu şehir proplem değil artık: çarpanlarına ayrılmış ve iyice çözülmüş, çünkü. Büyük beyinler bu şehri çözmüşler… Bu şehir çözümsüz artık…
Bu şehrin yüksek ses kuleleri var. Günde beş kez yayın yapılır, bu kulelerden. İç ve dış her türlü çarpılmaya karşı bir kutlu ses kalkanı oluşturmak için yapılan bu yayın kuleleri de kudretini kaybetmiş. Kulak antenleri, damlardaki çukur antenler kadar alıcı değil. Herhalde bu kulak antenlerin, kalb ve kafa kabloları kopuk. Ruhları bu seyyar binaları terk mi ettiler yoksa? Çarpanlar kablosuna mı bağlanıp kaldılar, esir mi edildiler?
Bu şehrin üstünde ağlar gerili. Rengarenk ağlar… Yoksa bu şehir hep o yüzden mi rengarenk ağlar? Çelik kulelerden fırlatılan, dalga dalga yayılan ve şehri kuşatma altına alan ağlar içinde, benim şehrim ağular içinde… Bu ağlardan evlerde ağular damıtılır ve kara çeşmelerden in-san-la-ra içirilir. Bu ağları, rengarenk ağları arıtmadan, soğutmadan, sıcağı sıcağına, kara kutuda damıtılır damıtılmaz içer in-san-lar. Tinerciler, baliciler, satanistler de kim oluyormuş… Bu evler, bu ağlara bağımlı… Çöz, çözebilirsen!.. Bu şehrin insanları görüntü içer, görüntü yudumlar ve görüntülere karışıp bir tuhaf görüntü oluştururlar. Görünmeyi ne de çok seviyor, insan? Görünme bağımlısı bir toplum olduk. Hakiki görmeyi unutmuş, görüntülere mahkûm bir toplum…
Bu şehir, bir manken kent… Manyak değil… Manken… Manken işte… Yani şu, modacıların tasarladığı yeni giysi örneklerini tanıtmak için onları giyip alıcılar önünde gezinerek gösteren kimse var ya… Veya vitrine konularak üzerinde giysi sergilemek için kullanılan ya da terzilerin giysi denemek, sergilemek için kullandıkları genellikle plastikten yapılmış insan modeli var ya, işte o… İşte bu şehir de öyle bir şey… Öyle bir kent işte… sokaklar, caddeler, meydanlar da birer podyum, yani mankenlerin modacıların elbiselerini teşhir ettikleri yer. Bu kent, modacılara kiralanmış, kiralık bir kent. Kendisi olmayan, tarihi olmayan, hatta tabiatı bile olmayan bir kent… Kiralık kent… Esir kent… Kimler giydirir bu kenti ki?.. Kimler için giyinir bu kent? Bu kenti görüntü hipnozundan kim kurtarır, görüntüler ağından kim çıkarır, bu kenti? Kendi aslına, kendi tabiatına, kendi tarihine kim döndürür? Metafizikten kopuk fizik ağlar içinde zaman örümceğinin sindirdiği bu kenti…
Bu garip şehirde seni aradım. Satır satır, sayfa sayfa seni… Bir türlü bulamadım. Seni ima eder bir kelime bile yeterdi bana, ama ona da rastlayamadım. Oysa bu şehir sensiz ölü…Bu şehrin her satırında sen olmalıydın. Senin için açıldı bu şehir?.. Senin adına girildi bu şehre?.. Bu şehrin aynaları da paslanmış. Yalnız seni değil, kimseyi göstermiyor. Kimse görünmüyor bu şehirde. Allah aşkına söyle, sen neresindesin bu şehrin? Yoksa sen bu şehri terk mi ettin? Hayır hayır biliyor, en azından seziyorum, bütün ruhumla seziyorum.. Sen bu şehirdesin, bu şehrin ruhusun sen. Sen olmasan bu şehir hiç yaşamaz. Onun için hala ayakta… Onun için hala canlılık belirtileri var. Ölü gibi de olsa nabzı hala atıyor. Ama sen nerdesin?.. Sen ortaya çıkar, sen ses verirsen, bu şehir uykudan, ölümden kurtulur. Bu şehir manken olmaktan kurtulur. Kendi kişiliğine döner, kendi dolabından, kendi elbiselerini giyinir, bu şehir yeniden kendisi olur. Şehrin kitabelerinde senin şiirlerin okunur, yeniden. Ama kitabelerin hepsi silinmiş… Sen geri gel ne olur… Geri gel… Ruh geri gelsin, şuur geri gelsin, idrak geri gelsin… Zaman geçmişi ve geleceği ile yeniden gelsin. Sen geri gel ne olur, geri gel…
Bu şehri kim karalamış, böyle?.. Bu tablo böyle değildi, eskiden. Ne gök, ne dağ, ne de deniz ufku kalmış bu şehrin. Bu şehir bütün ufuklarını yitirmiş. Kimler karalamış bu tabloyu? Ufuklarını kimler karartmış? Ne mehabet ne huzur, ne de teselli duyulan bir nokta bile bırakılmamış… Aman Tanrım! Bu şehrin gözleri de alınmış… Bu şehir kör. Köstebek gibi mi yaşıyor, yoksa? Hiçbir savunma sistemi de yok. Silahları, surları nerede?… Bu şehir işgal altında gibi. Mankenler var, ama terziler, modacılar yok ortada…
Ne sayıklayıp duruyorsun öyle?! Bu şehir elbette bizim. Başını kaldırıp bakarsan bizi görebilirsin. Hep kaldırım seviyesinden, bodrum hizasından bakma. Üst katlara, dördüncü, beşinci katlara bak! Bel hizasında görme her şeyi. Şerefelere kaldır başını. Orada oyun oynayan yiğitlere bak! Tarihin şeref kürsülerinden, üç şerefeli, dokuz şerefeli kulelerden bak! Geceleri şerefli rahlelerde ruhlara çekilen ziyafetlerden bak. Gündüzleri İbrahim ve Yusuf yorumlu ruh tabloları çizen zarafetlerden bak. Bu şehri içinden, yeniden inşa edenlerin ellerinden, dillerinden, gönüllerinden bak! Yüzlerine, sözlerine dikkat et!
