-Baba, Babaaa!..
-Efendim benim güzel kızım.
-Bak ne buldum.
-Merde buldun?
-Parkta yürürken…
-Az para değil. Peki ne yapacaksın?
-Sahibini bulamaz mıyız?
-Parkın neresinde, ne zaman buldun?
-Okuldan çıktım, seni beklemek için parka girdim. O büyük ıhlamur ağacının altındaki banka otururken yerde bunu gördüm. Önce tereddüt ettim alsam mı almasam mı diye. Sonra bir park görevlisine veririm diye aldım ama hiçbir görevliye rastlamadım. Nerdeyse yarım saat olacak…
-At cebine, okul harçlığı yaparsın.
-Babaaa!.. Şaka mı bu, ciddi olamazsın sen. Buluntu mal, bulanı bulandırır, diyen sen değil miydin?
-Ne zaman demişim, nasıl bulandırırmış?
-Ah baba benimle oyun oynama. Beni imtihan mı ediyorsun?
-Tamam tamam, şaka yaptım, kırdımsa özür dilerim. Bak bir kadın geliyor, hem de ağlıyor. Para onun olmasın…
-Merhaba teyze! Bir şey arar gibisiniz…
-Ah evladım hiç sorma. Yavrum evde hasta yatıyor. Doktor ilaç yazdı, pahalı da bir şey. Komşudan borç alıp ilaç almaya çıktım. Evimiz parkın öte tarafında. Eczane de şu tarafta. Eczaneye gitmek için çıktım evden. Biraz dinleneyim diye şu ağacın altındaki parkta biraz oturdum. Sonra kalkıp eczaneye gittim. Reçeteyi verdim, ilaçları hazırladılar. Parayı vermek için elimi cebime attım, para yok. Sağımı solumu her tarafımı aradım, yok, yok işte. Bir taraftan utanç, bir taraftan korku, perişan oldum. Eczacıdan özür diledim. Kusura bakmayın paramı bulamıyorum, galiba düşürdüm, dedim. İlaçlar dursun, sonra gelir alırım dedim. Hanımefendi halimden anlamış olacak ki “Sorun değil teyzeciğim, ilaçları al parayı bulunca getirirsin.” Dedi. Eczaneye giderken uğradığım her yere baka baka geliyorum. Ama yok. İşte ilaçlar ama parayı bulamıyorum. Onun için ağlıyorum yavrum.
-Ah benim Sultan teyzem. Sen çok güzel bir insan olmalısın. Bak paran işte burada, bu değil mi?
-Aman Allahım! Aman Allahım! Sen ne büyüksün! Çok teşekkür ederim, çok…
-Bir şey değil teyze.
-Kızım, Teyzeyi evine yalnız mı göndereceksin? Hem hastasına geçmiş olsun demeyecek misin?
-Sahi Teyze biz de gelsek evine, hı, hasta çocuğunuzu görsek?!
-Ne diyeceğimi bilemiyorum… Önce eczaneye ilaçların parasını verelim, oradan eve gideriz, olmaz mı?
-Hay hay! Hadi gidelim.

Hikayeleriniz, İngilizce “micro fiction” diye tabir edilen, Türkçeye “hikayecikler” olarak çevirebileceğimiz türden eserler. “Micro fiction”a en iyi örnek olarak Ernest Hemingwayin yazdığı düşünülen (kimse emin değil) “Satılık: bebek ayakkabıları, hiç giyilmedi” (ingilizce orijinali: “For sale: baby shoes, never worn”) altı kelimelik hikayeciği gösterilir. Bu altı kelime (ingilizcesi) çok şey anlatır. Umutları, hayalleri, ölümü, hayatı, sabrı, hayatı olduğu gibi kabullenmeyi, fakirliği, gönül zenginliğini (ve daha nicelerini) anlatır.
Bir yerde okumuştum, edebi eser “tecrübe transferi” yapar diyordu yazarç Hikaye asker olmayan ve hiçbir zaman olmayacak birine savaşın ne demek olduğunu hissettirmeli (mesela Wilfred Owenin “Dulce Et Decorum Est” şiiri), masuma suçluluğun ne anlama geldiğini göstermeli (Mesela “Suç ve Ceza”), yalnızlığın hiç bilmeyecek birine yalnızlığı, ve fakirliği hiç bilmeyecek birine bu olguları resmetmelidir ki okuyanla diğer insanlarla arasında empatik bağ kursun. Zaten peygamberi metod böyle değil mi?
“Buluntu Para” küçük bir kızın ani büyümesini anlatıyor ve güzel anlatıyor, empati kurduruyor. Fakat düşüncem, daha kısa ve vurucu olabilirdi. Bu ani büyüme daha ani olabilirdi.
Saygılarımla…
Selam, Değerlendirme ve katkılarınız için çok teşekkür ederim.
Sizin bu tür katkı ve eleştirileriniz bize yol gösterecektir.
Sözünü ettiğiniz kısa hikâye örneklerinden ve yazılarınızdan
katkılarınızı “Sizden Gelenler” sayfasında yayınlamak isteriz.
Bu tür değerlendirmelere ihtiyacımız var. Çok teşekkür ederim.