-Ooo! İskender’im, geç kaldınız.
-….
-Merhaba Efendim!
-Merhaba Bey oğlum! Hoş geldiniz. Şöyle buyurun.
-Sağolun Efendim. Çok güzel bir yeriniz var.
-Eh, öyle derler. İskender çok bahseder sizden. Yarım akıllım iyidir, iyidir, der. Al getir o zaman, derim. Gelmez, gelmeez! Der, bahsi kapatır. Ne hikmetse bugün getirdi. Ben de hep merak ederdim…
-Estağfurullah Efendim. Merak edilecek bir yanımız yok.
-Yok yok. İskender öyle herkesle muhabbet etmez. Her neyse. Lisede Edebiyat hocasıymışsınız.
-Evet Efendim. Yeni tayin oldum.
-Nasıl, alışabildiniz mi okula, şehre?..
-Ben çok sevdim buraları.
-Hayret, herkes pek sevmez buraları. Her dinden, her ırktan insanlar var. Kozmopolit bir yer, derler.
-Bana da öyle dediler. Orada zor öğretmenlik yaparsın, anarşi yuvası bir şehir, yetmiş iki buçuk millet var dediler. Ama ben alıştım. Isındım insanlarına. Okulda fikir ayrılığı yaşadığımız kalabalık bir öğretmen kadrosu var. Fakat..
-Bizi yemeğe çağırıyorlar içerden, sofrayı bekletmeyelim, buyurun!
***
-Aman Efendim! Bu ne zahmet böyle!
-Ne zahmeti Hocam! Baksana İskender ne kadar mutlu!
-İskender sizden hiç bahsetmedi bana. Şimdi gücendim kendisine.
-Ben anamı ve Hüsmen Hocamı herkese anlatmam.
-Evet, sevdiklerini kıskanır İskender ama işte böyle hesapta olmayan buluşmalara da memnun olur. Değil mi İskender?
– Öyledir Hocam. Bu yarım akıllı istedi. Beni köyünüze götür dedi. Çok kahvesini içtim. Birinin hatırına ben de aldım geldim işte.
-Yahu Hocam, neresi deli bu adamın? Baksanıza bir kahvenin kırk yıllık hatırı…
-Neyse o faslı kapatalım şimdi…
-?!
***
-Efendim, yemek methiyesi yapmayacağım. Yengemin tekrar ellerine sağlık. Geçmişlerinize rahmet.
-Afiyet olsun Öğretmen bey.
-Kaç yıldır evlisiniz, çoluk çocuk?… Kusura bakmayın, biraz ileri mi gittim yoksa?
-Yok efendim, ne demek, samimiyetinizi gösterir bu. Otuz yıla yaklaşıyor. Çocuğumuz olmadı.
-Üzüldüm.
-Ben de üzüldüm ama Hüsamettin Bey beni hep teselli etti, sağolsun.
-Hüsamettin mi?
-Evet, benim adım Hüsamettin aslında. Hanım da hep Hüsamettin der. Büyük annem Hüsamettin diyemezdi, Hüsmen dedi hep. Neden Hüseyin demedi onu da anlamadım. Neyse o hep. Hüsmen öte, Hüsmen beri derken adımız Hüsmen kaldı, köyde. Dışarda Hüsamettin olarak biliniriz.
-Ben de öyle diyebilir miyim?
-Estağfurullah Hocam! Babam rahmetli, “dinin kılıcı olacak benim oğlum”, diye Hüsamettin koymuş. Nüfus memurlarına da ne zorluklarla kabul ettirebilmiş. Fakültede okurken de alay ederlerdi ismimle. Ben hiç aldırmadım. İsmimle de hep övündüm. Mevlevi Şeyhi Hüsameddin Çelebiyle adaş olmak…
-Benim de aklıma o geldi hemen. Özür dilerim sözünüzü kestim.
-Babam rahmetli Hazreti Piri, Mevlana’mızı çok severdi. Onu şeyh bilirdi. Bize hep Mesneviden ders yapardı. Bizi Mevlâna menkıbeleriyle, Mevlâna sevgisiyle büyüttü diyebilirim. Bir de Yunus Emre tabi!..
-Ne mutlu size. Demek üniversitede okudunuz? Hangi fakültede?
-Hukuk Fakültesi… İstanbul Hukuk…
-Mezun olunca ne yaptınız?
-Bir baba dostunun Noterlik bürosunda çalışmaya başladım. Hakimlik ve avukatlık veballi bir iştir, gel sen de noter ol, bu biraz daha az sorumluluk taşır dedi. Bir yıl avukatlık stajı yaptırdı bana ve sonra da yanında yetiştirdi. Bu yetiştirme daha çok ruh dünyamla ilgili, noterlik mesleğiyle değil.
-Yani?..
-Yanisi şu, Nuri Bey, iyi bir noterdi ama daha çok bir gönül adamıydı, ruh adamdı… Ete kemiğe bürünmüş, beşer diye görünmüşlerden biriydi.
-Şeyh miydi?
-Hem evet hem hayır.
-Ne demek o?
-Şeyhlik hakikatini kaybedince geride sadece “Şey” kaldı, bizler birer “Şey”den ibaretiz, “Şeyh” değiliz derdi. Bunu da ancak bir “Şeyh” söyler.
-Dediklerinizi biraz anlar gibiyim ama…
-Aması ne?
-Aması şu… “Şey”den kastını anlayamadım.
-Sizce ne olabilir?
-Benim aklıma gelen belirsizlik, bilinmezlik olabilir.
-Ne gibi?
-Hani, bir konuyu anlatırken, bazı isimleri, nesneleri, olayları hatırlayamaz, yerine “şey” deriz ya, onun gibi… Anlatamadım galiba.
-Yok yok, çok iyi anlattınız. O da bunu kastederdi. Bilinmeyen. Kimliği veya neliği belli olmayan anlamında kullanırdı. Bize kimliğimizi kaybettirdiler, kim olduğumuzu unutturdular, derdi.
-Fakültede okurken benim de çok sevdiğim bir insan vardı. Bir kumaş dükkânı vardı. Sık sık oraya giderdim. Boş konuşmayı, dedikoduyu hiç sevmezdi. Hoş geldin, der; sonra çayları söyler. Hemen bir kitap çıkarır, hele bir oku bakalım, bize neler söylemişler, der, önüme kordu. Ben de kıramaz okumaya başlardım. Dur bakalım, ne diyor, hazret, anlat hele bir der. Ben de anladıklarımı söylerdim. Ne güzel dersin, ağzın bal kaymak yesin. Bak ben doğru anlamış mıyım? Der ve başlardı kendisi anlatmaya. O zaman görürdüm ki ben hiç anlamamışım… Hiç kırmadan, gücendirmeden, utandırmadan yanlışları, eksikleri düzeltir, tamamlardı.
-Âriflerdenmiş. Bir tarikate bağlı mıydı?
-Hayır. Çok ilginçtir, o da Muhammed İkbal ve Mevlâna derdi hep.