Her doğum bir ölüm, her ölüm de bir doğum değil midir? Burada doğan güneş, bir başka yerden batıp da gelmiyor mu? Buradan batacak olan da yine bir başka yerde doğacaktır.

Ruh güneşlerinin doğumları da birer batış, ölümleri de birer doğuştur. Mevlâna Celaleddin-i Rûmî bu yüzden ölümü bir düğün gecesi olarak görüyor, bir düğüm gecesi olarak değil.

Doğum ve ölümler, âhiret inancı olmayanlar için birer çözülmez kördüğümdür. Peygamberler olmasaydı, bizim için de birer kördüğüm olacaktı, doğumlar ve ölümler. Üç bilinmeyenli hayat denklemini çözen büyükler Peygamberlerdir. Doğum-hayat-ölüm nedir, niçin doğarız, niçin yaşar ve niçin ölürüz, soruları insanlığın temel sorularından, varoluş denklemlerinden biridir. Doğum ve ölüm bilinmeyenlerine verilecek cevaplar, aynı zamanda hayatın niçin ve nasıl yaşanacağını da belirleyen cevaplar olacaktır.

Doğum-hayat-ölüm problemine çözüm denemeleri felsefeden de gelmektedir. Kâinatın, topyekün varlığın, ne olduğunu araştıran teorik araştırmaların bütünü olan felsefe bu problemi göz ardı edemezdi; ama bu konuyla ilgili çözümlerde felsefe genelde suskun kalmayı tercih eder. Onların literatüründe bunlar sınır durumlardır. Sınır durumların da öte’sine geçilemez.

Hayat, doğum ve ölüm en zengin anlamını dinde bulur. Dinler de birer kabuller manzumesidirler; yani onlara inanırsınız. İnandığınız gibi de yaşarsınız. Ona göre bir hayat tarzı, üslubu sergiler, bir kültür oluşturur bir medeniyet kurarsınız. Buna göre bir tarihiniz olur, bu tarihi yaşayan bir vatanınız, bir milletiniz olur. Bu milletin kurup yaşattığı, uğruna can verdiği, koruduğu ve onunla korunduğu bir de devleti veya devletleri bulunur. Bunların hepsi de bir Medeniyet dairesi oluştururlar.

Medeniyetler de ölürler, medeniyetler de dirilirler. Hayat kavsinde doğumlar ve ölümler olduğu gibi dirilişler de vardır çünkü. Vakit, Medeniyetlerin doğum, ölüm ve dirilişleri üzerine düşünme vaktidir. Çağın filozoflarının en önemli gündemi buydu.