Sezai Karakoç’a göre, insan, en büyük imkânlar yelpazesidir. Ama çoğu insan bu hazinenin farkında değildir. Bu yüzden İnsan, kendini içgüdüler dünyasına hapsettiği gibi yoz bir akıl doğrultusunun mahkûmluğuna da adayabilir. İnsanlardan bir kısmı tabiata yapışık yaşar. Sanki onunla özdeş gibidir. Bazılarının hayatı ömür boyu tabiattan kaçışla geçer. Bu kaçışta tabiata belli noktalarda şuurlu bir karşı koyuş da yoktur.
Kimi insan, yeryüzü seviyesindedir. Hayvanlara, nebatlara, hemcinslerinden daha yakın, daha fazla akrabadır. Sanki eşyanın dış yüzüyle diyalogda olmakla sınırlıdır ruhu. Eşyanın içi ve ötesinin bir şeyler saklayıp saklamadığı onu ilgilendirmez.
Kimi insanlar da gökyüzünde askıda yaşıyormuş gibi muallaktadır. Hayaller, hülyalar ve rüyalar içindedir. Bu, onun gerçeküstü, tabiatüstü veya fizikötesi insanı olduğu anlamına gelmez. Esen rüzgârlara tabi bulutlar gibi kararsız ve şekilsizdirler. (Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha II-2013:34)
Karakoç’a göre insan, sahip olduğu imkânlar ölçüsünde zavallılıklarla da çevrilidir. Bilgisi arttıkça bilgisizliği de artar. Bunun şahitleri ise filozoflardır. Onlar, bilgilenişteki çıkmazı ve çelişkiyi görürler ama kendilerini bilginin cazibesinden de kurtaramazlar.
İnsan bazen aklı inkâr eder, aksine bazı çağlarda aklın esiri olur. Oysa akla bu denli kapanış, bir çeşit deliliktir. O, bunun farkında olmaz. Bilmez ki saf akıl, damıtık su gibi kullanılırlığını kaybeder; kendi işini yaparken bile bazı akıldışı, akılüstü, aklı aşan unsurlarla karışmak zorundadır. Bu karışımda oran, büyük bir önem taşır.
Bu tespitlerden sonra Karakoç, insanı yeryüzü podyumunda rolünü oynayan bir eser kahramanına benzetir. Üstüne göksel bir ışık tutulan bu anlam ve amaç podyumundaki kahraman, rolünü acemice ya da ustaca, berbat bir şekilde ya da olağanüstü bir yetenekle oynayan, kulisten kulağına fısıldananları tam ya da yarı işiten, önceden ezberlemiş olduğu için mükemmel tekrar eden ya da kekeleyip duran, hatta kimi zaman söylenecek sözleri ta içinde hazır bulan, sanki yaşantısı kare kare, an an filme alınan bir oyuncudur. Kimi oyuncular, bunun farkındadır ve çok titizdir. Kimileri farkında olmayarak bir tesadüfler dizisi ve çatışmasını yaşadığı zannındadır. Hatta böyle bir misyonla yüklü olmaya karşı savaşır. Bunu da bir insanlık onuru zanneder. Tanrıyı inkâr etme gururu içinde tesadüfü tanrılaştırdığının farkında olmaz.
Karakoç, tesadüfü bir mantık boşluğu, tatili, dinlenişi ya da yoruluşunun illizyonu, yanılgısı olarak görür. Onu hilkatin tek kanunu, hatta yaratıcısı sanmayı, insan zavallılığının vardığı son sınırlardan biri olarak değerlendirir.
İnsan onurunun da hakikati bulma ve ona teslim olmada olduğunu söyler. Öncesiz, sonrasız, amaçsız başkaldırıyı insan onuruyla bağdaştırmaz. En yüce bir görev için yaratılan, en sorumlu, en bilinçli, en yetenekli misyonla yükümlü varlık saydığı insanı, ilerdeki büyük sevinç için bugününde çileyi omuzlayan, tabiatın uyum ve uyumsuzluk şifrelerini çözen ve ona göre program hazırlayan biri olarak değerlendirir. Gökten öte bir gök, güneşten öte bir güneş, dünyadan öte bir dünya arayan ve bulan varlık olduğunu söyler, insanın.. (Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi II – 2013:35)
Yaradılış Sırrı ve İnsan
Yeryüzü podyumundaki insanın en önemli özelliklerinden biri yaradılışını düşünen tek varlık oluşudur, Sezai Karakoç’a göre. İnsan, yaradılışının nedenini ve niçinini araştıran, yaradılışının hikmetine ve sırrına ermeğe çalışan tek yaratıktır. Din, felsefe ve sanat bu sırrın araştırma alanlarıdır. İnsan, kendini ve zamanı, geçmiş ve geleceği anlamak ister. Yaradılışının gizlediği gerçeğin derin uçurumlarında sürekli göz ve gönül gezdirir. Her türlü baş dönmesini göze alıp zekâ ve ruhunu kendi benliğinin avcısı, kendi kutuplarının kâşifi yapar. Durmadan dinlenmeden bilinmeyen kendisinin iç yolcusu olur. (Ruhun Dirilişi-2012:91-92)
“İnsan, yaratıldı yaratılalı kendi anlamını arayan yaratık. Arayan, arayan, bulamadığı zaman bile arayan, bulduktan sonra da arayan, bulamadığına aklı kesince kendine şu veya bu tarzda, şu veya bu dil ve semboller içinde bir anlam yakıştıran, fakat sonunda bu anlamla da yetinemeyen, bu kez kendi anlamını çevresinde arayan, çevrenin, yani kendini çevreleyen evrenin, ayın, yıldızların, güneşin, uzayın, zamanın ve mekânın, eşyanın, varoluşun anlamını arayan ve bu aramasına bir türlü ara vermeyen, durmadan arayan, içinde bulunduğumuz çağda da aramasını durdurmamış bulunan, ilerdeki çağlarda da bu arayışı uzatmaya niyetli görünen bir yaratık.” (Ruhun Dirilişi-2012:75)
Karakoç’a göre insan, yaradılış sebebini, varlığının anlamını Allah’ın Kutsal Kitabında bulur. İnsanoğlunun varoluş hikmeti Allah’a tapmasıdır. Allah, Kutsal Kitabında böyle diyor. Bütün öbür oluşumlar da bunun hazırlığından ibarettir. (Gündönümü-2012:19) İnsanı hayvanlardan ayıran karakteristik özelliğinin ibadet etmek yani kendi yaratıcısına tam bir şuur ve teslimiyetle yönelip O’nun önünde eğilmek olduğunu söyler.
Allah, insanı kendine tapınsın diye yarattığını Kur’an’da bize bildiriyor. Yaradılış sırrı bu noktada toplanıyor. İnsan Allah’a tapınırken, tapındığı için ve tapındığından ötürü insan olmakta, nebatlar, taş ve topraklar ve hayvanlardan ayrılmaktadır. İnsan, varoluşunun sırrına bu tapınma ile ermektedir. (Ruhun Dirilişi-2012:98)
İnsan ve Varoluş
Zaten, varoluş, Tanrıya konuk olmaktır. Bu dünya Tanrının bizi ağırladığı ilk konukevidir. Sınayıp denediği bir ev. Yılda bir ay da, daha iç odalara, saraylara çağırır bizi Tanrı. “Bir pansiyoner olmaktan çık” der bize. “Biraz daha yakın ol.” Tam yerleşiklik ve yerini bulmaysa, ölümden sonraki hayatta gerçekleşecektir.
Tanrı bizi bilmez mi ki bu ilk konakta, ilk konuk yerinde deneyip sınıyor. Elbette bilir. Tanrının bizi sınayıp denemesi, aslında, bizim kendi kendimizi sınayıp denememize yardımdır. Bizim kendi kendimizi sınayıp denememizdir. (Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi II-2013:29) Ruh, denemeler ikliminde aşkla dirilir, varolur. İnsan ruhu, ilahi aşkla. Tanrı aşkı, varoluş sebebidir. Ondan uzaklaştıkça hayvana yaklaşır, hatta kimi zaman, Ulu Kur’an’ın buyurduğu gibi, hayvandan da aşağı düşer. (Çağ ve İlham II-2012:108)
İnsan ve Bakış Açısı
İnsanoğlunun dünyadaki yerini, işini ve eserini, tavrını ve tesirini belirleyen belli başlı ruh odaklarından biri de bakış açısıdır. Dünyaya ve ötesine nasıl bakıyor insan: budur zamanına anlam veren, bir içerik sağlayan, yaradılış hikmetini gerçekleştiren. (Gün Saati-2011:168)
İnsanın değişmesi demek, bakış açısının değişmesi demektir. Bakış açısı da üç perspektifli bir yöneliştir. Birinci perspektif, insanın Allah’a bakışı, ikinci perspektif, kendine bakışı, üçüncü perspektif, eşyaya bakışıdır. İnsan, bilerek bilmeyerek, yani şuurunda olarak olmayarak bir bakış açısı taşır ve bakış açısında bu üç eğilim bulunur. Tanrıtanımazın dahi Allah’a bir bakışı vardır. Tanrıtanımaz Allah’ı inkâr etse de Allah’a bakmaktan kendini kurtaramaz. Nereye yüzünü çevirirse çevirsin orada Allah’la karşılaşacaktır. Bu da onun kaderinin ironisi olacaktır. Aynı şekilde, insanın kendini ve eşyayı görmemesi de imkânsızdır. Şu şekilde görmezse bir başka şekilde görecektir. İnsanın eşyadan veya kendinden tam arınması mümkün değildir. Belki kendinden ve eşyadan arınmaya doğru gidişten söz edilebilir. İnsanın kendinden veya eşyadan tam arınmasına yaklaşma dereceleri vardır. “Ölmeden önce ölme”, bu yaklaşmanın ideal adıdır. Bununla birlikte, insanın kendinden ve eşyadan arınması bile bir “ben” ve “eşya” yorumudur. İnsanın kendine ve eşyaya anlam vermesi hiçbir durumda ortadan kalkmamaktadır. (Çağ ve İlham II-2012 / s.19)
Karakoç’un varlığa bakışı, kozmik bir bakıştır. Aktüel, günübirlik, içgüdüsel, kısaca hayvani bakış ve yönelişlerden öte ve üstün bir bakıştır. İnsan, dünya sahnesinde, taşıdığı metafizik muhtevaya uygun bir varoluş gerçekleştirirse hayatın anlamını kavramış ve gerçekleştirmiş olur.
