MEHMET DOĞAN
20 Tem 2008, Pazar
ERDEM BEYAZIT NİÇİN SUSTU?
İnsan kalbi kâinatın çekirdeğidir. O kalb çekirdeğini açarsanız, karşınıza bir kâinat haritası çıkar. O haritayı dolduran güzellik de, o nispette bir sevda doğurur:
“Dünyanın ağırlığına eklesek yıldızları ayı güneşi
Gene de ağır basarsın ey kalbim ey kalbimin güneşi” dedirtir, aşığına.
O Güzel”in vurgunu Mecnun gönül, Leyla”nın mahallesine ait her şeyi sever:
“Bir orman gibi büyür içimde sevmek / İçimde insan bir mahşer gibi kabarırken / Ey her suça ortak çıkan kalbim” der.
Erdem Bayazıt, O Güzel”in Mecnunuydu. Sevgilisinden kalan Yitik Cennet haritasının ızdırabıyla, özlemiyle sustu. 1969”da bu susmayı, nida beyitleri”nde şöyle anlattı: “Ey sesimi keskin bir bıçak gibi / Kınında saklayan çağ / Ey sabırla bileyen günlerimi.” Bundan on sene önce Karanlık Duvarlar şiirinde de:
“Susmanın kalesine sığınıyorum / Önümde karanlık duvarlar / Sırtımda insan yüklü bir gök var” diyordu.
Bütün bu susmalar, bu sessiz nidalar, kalplerde, kalp çekirdeklerinde özlediği haritanın bir gonca gibi, ana rahminde gelişen bir bebek gibi sessizce büyüyüp açılması içindi. Haritaları çok sevmesinin, haritalarla teselli bulmasının altında yatan sır da bu olsa gerek. Öyle diyor bir yazısında: “Çocukluğumdan beri, haritaya bakmak, orada gördüğüm denizlerin, körfezlerin, koyların, dağların, yerleşim birimlerinin isimlerini okumak; bir resim tablosunu, bir mimari eseri, bir heykeli seyretmek gibi bana keyif verirdi. Halen bile bazı geceler uykum kaçtığında son müracaat ettiğim şey bir atlas oluyor. Ancak onun sayfalarını çevirerek günün dağdağasından, içimi kanatan meselelerden, aktüalitenin ruh burkan gelişmelerinden uykunun ölü denizine ulaşabiliyorum. (Küçük Bir Gezi ve Çağrışımları, 3. 11. 1996 Zaman)”
Bu ölü denizin rüyasında susan kalbini, Tabiat Risalesi”nde şöyle anlatır:
“Emerek ayışığını nasıl da büyüyorsun ey kalbim / Bir tarafın şehirler şehirler şehirler / Mekanik bir çizgide tükenen insanlar / Bir tarafın çöl / Çölde birbirini boğazlayan aç çıplak insanlar / Bir yüzün Asya ey kalbim bir yüzün Afrika / Öbür yanın Avrupa Amerika / Saatler nasıl yorulmazsa işlemekten / Sen de yorulmuyorsun ey kalbim büyümekten” Bu kalb büyümeye devam ediyor. Bu harita durmadan büyüyor.
Erdem Bayazıt”ta susmak bir yol, bir usuldür. Bir başka yazısında da bunu şöyle anlatıyor:
“40 yıldır, bir başka deyişle anlatacak olursak kendimi bildim bileli, çevremde benim bir dahlim olmadan gelişen olaylar, mizacıma ters düşen durumlar, hayat felsefeme aykırı gelen gelişmeler yüzünden; bazı zamanlar kendimi esir alınmış, kapana kıstırılmış, hareket imkânı elinden alınmış bir insanın ruh hali içinde bulurum. Yaşama sevincimi kaybederim. Bazan içine düştüğüm bu hâlin ağırlığı o derece şiddetli olur ki; dünyada hiç bir gücün, hiç bir diktatörün, hiç bir firavunun asla tasullut edemeyeceğine inandığım düşüncemin hür ufuklarının ve onun sembolleri olan kelimelerin bile karardığı hissine kapılırım. Yani anlatmakta kelimelerin bile kifayetsiz kaldığı bir çaresizlik ortamıdır içine düştüğüm. Lisanın imkânlarını zorlayan şiir dili bile, tutsağı olduğum zindanın kapısını açmaktan aciz kalır. Artık önümde sadece kapkaranlık bir kuyu vardır: Susmak!
İnsanoğlunun doğrudan bir dahli olmadığı halde bir çaresizlik ortamına yuvarlandığı hissine kapılmasından daha trajik ne olabilir? Bu hisse kapılıp kalsanız; yani o his kalıcı bir nitelik kazansa, hiç şüphesiz onun adı hastalıktır. Çok şükür Allah”a ki, o hâl kalıcı olmuyor. Çünkü o çaresizlik hissini üzerimizden hayırsız bir elbise gibi sıyırıp atmak için elimizde silahlarımız vardır. Ben o hisse yakalandığımda hemen “La havle ve la kuvvete illa Billâh” derim ve hemen soğuk suyla bir abdest alırım. Bir anda dünyam değişir: Dünyada her şey bana aykırı gibi de gelse, tek başıma kaldığım hissine kapılmış da olsam, artık her türlü olumsuzluğun üstesinden gelecek kadar kendimi güçlü hissederim. Allah”ın önünde sonsuz âciz; ama dünyaya karşı sonsuz güçlü! O zaman artık susmak; bir karanlık kuyuya yuvarlanmak, bir kara delikte kaybolmak eylemsizliği gibi değil, başlı başına bir davranış biçimi olarak görünür.
Mesela, bir insanın çaresizlikten değil, tam tersi içinde bulunduğu duruma çare olsun diye sustuğu zamanlar vardır. Konuşursa zaten var olan karmaşa biraz daha şiddetlenecek, çözüm veya akl-ı selim umutları iyice kaybolacaktır. Böyle durumlarda susmak elbette çarelerden bir çare olur.
Mesela, gizli kalması gereken bir sırrı açığa vurmamak için susmak vardır. Ser verip de sır vermemek sözünün işaret ettiği durum. Bu tür susmak elbette en büyük eylem türlerinden biridir.
Susmanın bir başka türüne de Derviş Yunus işaret ediyor:
“Döğene elsiz gerek / Söğene dilsiz gerek” diyerek.
Bu durum da herhalde velayet makamını anlatıyordur.
Söz gümüş ise sükût altındır diye; bilmeyenin susması gerektiğine işaret eden bir atasözümüz var ki, ona icabet etmek her babayiğidin kârı değil!
Bir de dinî tarikatlarda bir eğitim yöntemi olarak başvurulan susmak türü var. Onun üzerinde düşünmek beni âdeta büyülemiştir: Sükût Sohbeti!
Bilindiği gibi tarikat disiplininin başlıca araçlarından biri, şeyh efendinin müridlerine yaptığı sohbetlerdir. Mürid bu sohbetleri dinleyerek olgunlaşır; hayatın hakikatini kavrarmış, işte bu sohbetlerin bir türü de sükût sohbetleri imiş. Bu sohbetlerde şeyh efendi hiç konuşmazmış; müridler de karşısında boyunlarını büküp susarlarmış. O gün sohbet meclisi hiç konuşma olmadan dağılırmış. Ama dışarı çıktıklarında müridler görürmüş ki, kafalarında ne tür bir mesele var ise hepsi çözülmüş, ne soru var ise hepsi aydınlığa kavuşmuş; tüy gibi hafiflemişler! Adı sükut ama aslı derûni konuşma!” (Susmak Üzerine, 1.12.1996, Zaman)