Seyyid Nesimi hangi anlamları kastederdi bilemem; hangi göklere çıkardı ve hangi âlemleri seyrederdi onu da bilemem. Bizim çıktığımız gökler şu altında durup seyrettiğimiz gökler. Gündüz güneşinin doğuş ve batışını, doğup batarken ufuklardaki saltanatını; geceleri ise ay ve yıldızlarını seyrettiğimiz gökler.
Bazen de uçaklara atlayıp yükselerek en fazla on bin bilmem kaç fitlik mesafelerden seyre daldığımız gökler. Göklerin uçakla seyri mevsim şartlarıyla daha çok da bulutlarla sınırlı ama aşağılara dönüp aranan nazarlara bazen öyle manzaralar takılır ki seyrine doyum olmaz. Zaman dursun, mesafeler donsun, her şey, her şey sabitlensin ve hiç değişmesin dediğiniz anlar içine düşersiniz. Ama dediğiniz şeylerin olması imkânsız. Elinizde bir kayıt cihazı yok, hafızanız da çok zayıfsa gördüğünüz o muazzam manzaralar, sizde tarifi zor, tasviri imkânsız bir haz bırakarak yokluğa dökülüp gider.
07.20’de Atatürk Hava Limanından kalkan Türk Hava Yollarının Antalya uçağı Marmara Denizini Bursa istikametinde geçip Antalya yönünde süzülmeye başlayınca yeni doğmaya başlayan Güneş yavaş yavaş gecenin rengini siliyor, dağlar, ovalar, vadiler ortaya çıkmaya başlıyor. Güneş ışıklarının karanlıkların elinden aldığı ilk çizgiler dağ çizgileri. Doğu yüzlerinde birer tebessüm gibi beliren aydınlık, batı yüzlerinde ise esneyip gerinen ve nazlanan uyanışlara gebe gölgeler görürsünüz. Dağların kuzey yamaçlarında beyaz kış çizgileri, giderek açılan gölgelerin içinden serin serin uzanıyor; çünkü artık Aralık sonlarıdır.
Havada hiç rüzgâr yok, bulutlar, yığıldıkları vadilerden mayalı hamurların teknelerden kabarıp taşmak istemesi gibi dağların zirvelerine doğru yumak yumak kabarıyorlar. Veya kuytu dağ diplerine sığınıp kafalarını birbirlerinin karınlarının altına saklayıp ayakta uyuyan koyunlar gibi hiç kımıldamadan duruyorlar. Veya geceleri kapanıp uykuya dalan, sabahın ışıklarıyla uyanıp açılan bitkiler gibi görünüyorlar. Güneş yükselip hava ısınmaya başladıkça o mayalı hamur kıvamını kaybedip beyaz pamuk şekerlere dönüşüyorlar.
Uçak, Torosların üzerinden Akdeniz’e doğru ilerledikçe bulutların saltanatı artıyor. Gözün alabildiğine bütün ufku bulutlar kaplıyor. Dağ başları, dağlar arasına toplanmış bulut gölleri, limanları yok oluyor. Önünüze sonsuz bir bulut deryası çıkıyor.
Uçsuz bucaksız bulutlar. Gökyüzünde hava akımları yok ki, bulutlarda da hiçbir kıpırtı görülmüyor. Ufukta yükselen Güneş’in ışıklarıyla gelen ısıya göre bulutlar yavaş yavaş şekil değiştiriyor. Büyük kütleler halinde pamuk yığınları görünümü alıyorlar. O mayalı hamur görüntülü yüzeyleri çözülüp su içinde yüzen beyaz yosunlara dönüşüyor.
Siz bu manzaraya mahkûm dalıp gitmişken pilotun anonsuyla kendinize geliyorsunuz: “Antalya’ya iniş için alçalmaya başlıyoruz, lütfen kemerlerinizi bağlayıp koltuklarınızı dik duruma getiriniz.” Denilenleri yapıyor ve biraz sonra kendinizi bembeyaz bir karanlığın içinde buluyorsunuz. Çevrenizde süratle savrulan bulutlardan kurtulup aniden bir başka manzarayla karşılaşıyorsunuz. Hemen altınızda parçalı bulutlu bir gökyüzü tabakası daha ve onların altında da muazzam görüntüsüyle şehir yüzünü gösteriyor. Gökleri bulutlarla kaplı Antalya hafif bir sabah karanlığı içinde yarı uykulu yarı uyanık bir halde uzanıyor. Uçak, Akdeniz’e doğru süzülüyor. Deniz muhteşem. Bu kelime görüleni anlatmaya yetmez. Havada hiç esinti yok ki denizin yüzü pürüzsüz bir cilt, esmer bir insan derisi gibi pürüzsüz bir cilt gibi.
Uçak sola doğru tatlı bir kavis çizerek tekrar şehre dönüyor. Hava alanına doğru inişe geçiyor. Pürüzsüz deniz yüzeyinin bittiği çizgide şehrin oturduğu zemin bir duvar gibi yükseliyor. Kale duvarları gibi denizi kesen çizginin ortasından denize inen bir su çağlayanı önce beyaz bir çizgi iken, sonra kalınlaşarak dökülen bir köpük salkımına dönüşüyor. Bu köpüklü dökülüşün kaynağı ırmak, solda bir şerit halinde uzanıyor. Bu şeridin arka sahasında seralar saltanatı şeffaf yapılarıyla yer alıyor. Uçak hızla iniyor. Tekerlekler zeminle buluşuyor. Bütün yolculardaki gerginlik, uçağın hızının kesilmesine eş yerini hafif bir gevşemeye ve sevince bırakıyor.
Ve yine bir anons: Sayın yolcular…
“Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” diyen Nesimi, nasıl görünürdü seyircilerine kim bilir? O, nasıl karşılardı seyircilerini?..
Acaba bugün de var mıdır, o güzeller ve o güzelleri seyredenler?
