Yeryüzü bir mahkeme. Mahkeme personeli tümüyle orada yaşayan insanlar. Her canlı orada bir davacı ve davalı. Herkes, bu mahkemede hem savcı, hem hakim, hem avukat, hem de şahittir.

Mahkemede birinci dava: Varoluş. Doğum, hayat ve ölüm. Buna bağlı olarak: Kimlik. Buna bağlı olarak duygu, düşünce, davranış boyutlarıyla inanç. Kısaca insana ait biyo-psiko-sosyal, fizik-metafizik her oluş ve her durum.

Her davacı veya davalı, “Ben” dosyalarıyla dolaşır, mahkeme koridorlarında, odalarında, salonlarında. “Benlik Davası” ilk dosyadır. “Bencil İstekler, sonu gelmez arzular, hayaller” bu davaya ek dosyalardır. Mâlikiyet ve hâkimiyet hırsıyla, sonsuz yaşama arzusuyla yanıp tutuşan nefslerin bu dosyası çok kabarıktır.

Tabiat davası, Toplum davası, Tarih davası ve Tanrı davası dosyalarıyla başı derttedir insanın. Varlık davasını belirleyecek ve hükme, karara bağlayacak olan dosyalardır bunlar.

Herkesin dünyada varsa bir yeri / Ben de bütün dünya benimdir derim diyen davacının dosyasının küçük birer kopyasıdır, diğer bütün davacıların dosyaları. Gözün yapısı, insan gönlünün bir minyatürü olsa gerek. Göz, gündüzleri güneşe ve aydınlattıklarına, geceleri de gökyüzü ve yansıttıklarına bakarken, baktıkları her şey gözün retinasında resmediliyor. Göz, bunlara kanıksamıyor, bunlarla doymuyor dahasını, dahalarını istiyor. O gözün bağlı olduğu gönül neler neler istiyor. Seyrettiği varlık tablosunu her boyutuyla kavramak, anlamak istiyor. Mitolojiler, destanlar uyduruyor, bilimler üretiyor, sanatlar ortaya koyuyor, felsefi sistemler geliştiriyor. Dinlere bağlanıyor ve dinler icat ediyor.

İnsanın en büyük davalarından hem de en önemlilerinden biri yok olmak veya sonsuz varolmaktır. Bunlardan hangisi kazanırsa, hangi dava dosyası onaylanır, kabul görürse insan kimliği ona göre şekillenecektir. Dünya + Ben = Sıfır mı diyor yoksa Dünya +Ben = Sonsuzluk mu diyor. Bu formülleri belirleyecek olan ana değer, asıl öge Tanrı kabulü veya reddidir. İdeolojiler ve felsefi doktrinler de buna dahil.

Ben, ya tanrılığını ilan eder, tarihte yaşamış, bugün de benzerleri görülen diktatörler, sermayedarlar gibi olur ya da bir Tanrıya inanır, Onun istekleri doğrultusunda bir hayat, dünya düzeni kurmaya çalışır, kul olur.

İnsan çok katmanlı bir varlıktır. Hem madde hem de mana yönüyle. İnsan anatomisi ve fizyolojisi ile psikoloji ve sosyolojisi iç içedir. Sosyal bünye ile psikolojik bünyeler, içinde yaşadığı tabiat imkanlarıyla varlığını besler, büyütür, korur ve kollarlar. Tabiat imkanlarının kullanımında, edinilmesinde anlaşamazlar. Savaşlar bu yüzden çıkar. Kan dökülür, can dökülür topraklara.

İnsan bir savaşçıdır. İcat ettiği uçaksavar gibi, tanksavar gibi içinden ve dışından gelecek her tehlikeli gördüğü şeye karşı kendini savunur. Bütün tehlikeleri içinden ve etrafından savmaya çalışır. Savdıklarından korunmak için sığınaklar arar, kurar. Her insan kendisinin savcısıdır. Polisi, muhafızı, hâkimi, avukatıdır, şahididir. Sığınakları, onun mahkemeleridir. “Benlik”, insanın iç kalesi, iç sığınağıdır ve ilk sığınağıdır. Varlığının, varlığın merkezi orasıdır. Her şeyi orada yargılar.

Psikolojik Benlerin beslendiği kaynak, sosyal bendir. Onun da merkezi aile, açılımları ise mahalle, köy, kasaba, şehir ve devlettir. İnsan, bu geniş yapı ağının ürünü, örneği dinamik bir yapıdır.

İnsanın gıdası insandır. İnsan, insanla beslenerek büyür. Ana karnında kanla beslenen, doğduktan sonra yine anayla, ananın sütüyle, sesiyle, sözüyle beslenir büyür. İnsan, içine doğduğu toplumun dil sofrasından beslenmeden insan olamaz yani sosyalleşemez. Eğitim ve öğretim, dil beslenme sistemiyle insan yetiştirmektir. Bu beslenme sisteminin üretim alanları, din, ahlak, bilim, sanat ve bunların kurumlaşmış yapıları olan mabetler, sinemalar, tiyatrolar, okullar, üniversiteler, basın yayın gibi kuruluşlardır. Şehir, bütün bunları ve daha fazlasını da bünyesinde barındıran beslenme alanıdır.

Günümüz insanı, öyle bir insani yapının içindedir ki bu yapıyı hemen kavramak kolay değil. Dünyada her fert, beslenme, giyinme, barınma, ulaşma yani şehirde ve şehirler arasında, kısaca dünyada olma imkanlarına derinlemesine baksa ne görür? Günlük hayatta kullandığı her şeyin, ona milyonlarca insanın emeği olarak geldiğini görür. İçine doğduğu hayatın her karesinde, ev, sokak, cadde ve bunları dolduran kuruluşların her birinde insan emeği, alın teri, göz nuru olduğunu fark eder. Yürünen cadde, oturulan, sığınılan evler, dükkanlar, tüm ulaşım araçlarının hepsinin insan emeğinin eseri olduğunu anlar. Bu meçhul emek, bu meçhul insanlar, bir teşekkürü hak etmiyor mu? İnsan, insana borçludur. Hem de ödenmez bir borçla borçludur.

Irkı, dini ne olursa olsun, bugünün dünyasında herkes birbirine borçlu, herkes birbirinden alacaklıdır. Öyle ise bu savaşlar nedir? Bu bitmez tükenmez davalar nedendir? Herkes, yargıç, herkes savcı, herkes avukat, polis, davacı ve davalı. Ya suçlu, ya zanlı, ya da potansiyel suçlu. Herkes haklı, herkes alacaklı. Bütün bunların bir çözümü olmalı. Çözümsüz tek olgu ölüm. Ona da geçici çözümler üzerinde bilim kafa yoruyor.

Bu dünya, yaşadığımız yeryüzü mahkemeleri, asıl “Büyük Mahkeme”ye hazırlık yurdudur. Burada sahte hakimler, savcılar, avukatlar, şahitlerle; rüşvetler ve şantajlarla veya daha değişik kanunsuz, vicdansız yollarla dava kazanmak mümkün. Büyük Mahkeme’de bu mümkün değil.