Bir sohbet toplantısına çağrılmıştı. Konuşması için kürsüye davet ettiler. Geldi, oturdu, bir süre önüne bakıp sustu. Başını ağır ağır kaldırıp kalabalığı şöyle bir süzdü. Gözlerini misafirler üzerinde uzun süre gezdirdikten sonra ağır ağır konuşmaya başladı:
Selamın en güzeli, en şuurlu, en samimi olanı üzerinize olsun. Siz aziz insanlara ne söyleyeyim ki?… Ne konuşayım ki sizinle? Hayatta çok farklı görevleriniz var. Benimle aynı işi yapan çok az insan var aramızda, belki de hiç yok… Olsaydı, onlarla işimizle ilgili bilgi alışverişinde bulunabilirdik; birbirimizin tecrübelerinden yararlanabilirdik, bu çok da güzel, çok da faydalı olurdu. Ben şimdi mesleğimden söz etmeye kalkışsam, bu çoklarınız için münasebetsizce bir davranış olarak görülebilir, bu hiç de yanlış olmaz. Oysa bir insanın en iyi bildiği veya bilmesi gerektiği konu kendi mesleğiyle ilgili bir konudur, en azından öyle olması gerekir. O zaman sohbet konusunun ya konuşmacının en iyi bildiği bir konu olması veya herkesin, her meslekten insanın ilgisini çekecek ve bilmesi gereken bir konu olması gerekmez mi? Şimdi buradan sizlere söz söyleyebilmem için gerekli yetki gücümü yokluyorum, öyle bir gücün bende olmadığını görüyorum.
Hepimizin ortak bir mesleğimiz var: insanlık mesleği… Hepimiz insanlığı öğrenmeğe, insanlığı edinmeğe, insan olarak yaşamağa mecburuz. Tabiatta bizim dışımızda hiçbir varlık kendisi olmadan, kendisini sonradan öğrenmek üzere var olmuyor. Bir sinek, sinek olarak, bir tavuk tavuk olarak, bir balık balık olarak, tilki tilki olarak dünyaya geliyor, varlığının gereği ne ise öylece yaşayıp gidiyor. Biz insanlar öyle değiliz. Bizler muhtevamızı eğitim ve öğretim yoluyla sonradan kazanır, o kazandığımız değerler doğrultusunda hayatımızı yaşarız. Bu bizim insani oluşumuz, insanlık yolumuz, mesleğimizdir. Bu mesleğin yolunu, hedefini, toplumlar çizer, kendisini toplumlar biçimlendirir. Büyük toplumlar, muhtevaca zengin toplumlar, hayat anlayışları, hayata verdikleri anlam ve değer yapıları geniş toplumlar, büyük medeniyetler kuran toplumlardır. İşte insanlık mesleği, bir bakıma medeni varlık olma, bir medeniyet kurma mesleğidir. Her medeniyet de bir inanç ve bir ahlak nizamı demektir. İnançlar da birer dünya görüşü, hayat anlayışı demektir. O zaman, insan da bir inanca, bir dünya görüşüne göre hayatı kavrayıp yaşayan varlık demektir. İşte bizim insanlık mesleğimiz: inanan, ahlaklı birer varlık olmaktır.
Evet inanan, ahlaklı birer varlık olmak… Görev bu… Peki, bu görevi kim ve niçin veriyor? Öyle ya, bir görev varsa, bir de görevlendirici var demektir.
İnsan dışı bütün varlıklar görevlerini bilen, görevleri öğretilmiş olarak gönderilen veya yaratılmış varlıklardı. Ya insan?… Onun asıl görevi ne? Bunu kimden ve nasıl öğrenecek? İşte biz bunları düşünmeli ve bunlar üzerinde kafa yormalı değil miyiz” dedi ve kürsüden indi.
Dinleyicilere bakmadan, başı önünde, ayak uçlarına baka baka kapıya doğru yürürken bir genç koluna girdi. Durup gence baktı:
-Buyurun
-Bu kadar kolay mı?
-Neymiş kolay olan?
-Herkesi terk edip gitmek.
-Terk etmedim ki.
-Ya bu gidiş?
-Ne gidişi, ben hala oradayım ve onların kafalarında, kalplerindeyim artık.
-Nasıl yani?
-Nasılı var mı, siz neden buradasınız?
-Anlamadım. Ben niye buradayım? Doğru ya… Affedersiniz…

‘Hikayeyi neden yarida biraktiniz?’ diye soracak okurlara bizzat hikayenin icinden bir cevap verilmis. Ama yine de sormak istiyorum:
‘Bu kadar kolay mi?’
Merhaba
Nazik yorumunuz için teşekkür ederim. Kolay değil elbette…