-Öğretmenim! Öğretmenim!
-Efendim Yavrum ne var, ne oldu?
-Şey, öğretmenim, Tarkan…
-Bir şey mi oldu Tarkan’a?
-Durmadan ağlıyor, bize de bir şey söylemiyor.
-Nerede?
-Kütüphanede öğretmenim.
***
-Çocuklar siz gidin. Ben ilgilenirim Tarkan’la. Hadi, ne duruyorsunuz…
-Eveet, gel bakalım Tarkancığım. Şöyle dışarı çıkalım seninle. Ne oldu, niye ağlıyorsun?
….
-Bana söylemeyecek misin? Gel şurada yüzünü yıkayalım bir. Haah şöyle… Al şu mendili, yüzünü bir kurula önce. Yeter bu kadar içini çektiğin Tarkancığım.
-Ta, ta, tamam öğretmenim.
-Hadi kantine gidip birer çay içelim.
….
-Hala iç geçiriyorsun, bıraksam ağlamaya devam edeceksin.
-Yo, yok Öğretmenim geçti…
-Söyle bakalım, niçin ağlıyordun?
-Öl, öl, öldürdüler öğretmenim.
-Yavrum kimler, kimi öldürdüler?
-Kan.. Kan.. Kanguruyu…
-Hangi Kanguruyu?
-Şu kitapta… Anne Kanguruyu… Kötü avcılar vurdu. Yavrusu öksüz kaldı…
-Tarkan! Sen buna mı ağlıyordun?
-Evet öğretmenim.

Tarkan sen hele daha dur, bir buyu de o zaman goreceksin bu dunya ne trajedilerle dolu. Saf ve bihaber Tarkancik.
Asıl öldürülenler, vurulanlar Tarkanlar değil mi? Onların yaşaması, çoğalması için ne yapmalıyız?
Dar tarih bilgimle gecmise baktigimda Tarkanlar’in hep ezildiklerini, oldurulduklerini ve dislandiklarini goruyorum. Tarkanlar’in cogalmasi zor, cunku karsidaki yikimci guruhun isi cok kolay. Tarkan olmak ise cok zor. Mesele onlari cogaltmak degil, az dahi olsalar onlarin arasinda yer alabilmek sanirim. Gerekirse Dunya’da kalan son Tarkan olmak. Bu da benim gibi tembelleri asan bir gaye-i hayal.
Çok teşekkür ederim.
Dualarınız, dualarımızdır.
Hoşça kalın!